Neden kabul etmezler ki?(1)
Kimileri tanık oldu, kimileri anlatılanlardan öğrendi, kimileri ise o döneme ait filmleri izleyerek ya da kitapları okuyarak bilgi sahibi oldu. Neye mi? Avrupanın özellikle de Almanya’nın Türk işçisine olan ihtiyacı nedeniyle gösterdiği hüsnükabule, bando ile karşılamasına, misafir işçi diyerek gösterdiği ilgiye alakaya...
Tabi gösterilen ilgi kaşımıza, gözümüze değildi. Onlara iş gücü lazımdı ve o da bizde fazlasıyla vardı. O nedenle götüreceği işçinin sağlıklı olmasını, genç olmasını, kuvvetli olmasını isterdi ve daha da ileri giderek ağzındaki dişleri dahi kontrol ederdi.
Bizimkilerin de Allah’ı var; emeklerini esirgemez, 2-3 almanın yapacağı işi tek başına yapar, adeta robotlarla yarışır, karşılığında da ne verirlerse itirazsız kabul ederlerdi.
Zaman geçti, devir döndü Türk işçisine duyulan ihtiyaç azaldı. Hem de bizimkilerin maliyeti yüksek gelmeye başladı. O nedenle ikili anlaşmalara dayalı işçi alımı durduruldu.
Yerine; kendi işverenlerinin ve avukatlarının bulduğu bir yöntemle, siyasi ilticacı adı altında gelenlere kapılarını açtı. Bunların sosyal hakları, iki ülke anlaşmalarının kapsamında değildi. Çalışma ve oturma süreleri geçici ve kısıtlıydı. Ne iş verseler yapıyorlardı, işten atıldıklarında sesleri çıkmıyordu.
Ücretleri çok düşük oluyordu. Bizimkiler çaresizdi, onlar bu çaresizliği alabildiğine sömürüyor, adeta kanlarını emiyorlardı. Gün geldi, bunlara da ihtiyaç kalmadı. İlk zamanlar iltica talebinde bulunanlara hemen 6’şar aylık oturma ve çalışma izni verilirken, çalışmayanlara barınma, gıda yardımı yapılırken, sonradan gelenler kamplara alınmaya oralarda adeta esir muamelesi görmeye, 3-5 ay içinde de hudut dışı edilmeye başlandılar.
Almanya’nın artık Türk işçisine, emeğine ihtiyacı kalmamıştı. Bizimkilerden kurtulmanın yollarını arıyorlardı. “Toptan sizi gönderiyoruz” diyemiyorlardı, diyemezlerdi. Öyle bir uygulama hem ikili anlaşmalara aykırı olurdu, hem de Alman ekonomisini temelden sarsardı.
Onlarda değişik çareler aramaya başladılar. Aile birleşimi dediler. Dönüşü teşvik dediler. İşten çıkanlara tazminat ödemeyi teklif ettiler.
Önce teşvik ettikleri evlenmelere sonradan sınırlama getirdiler. İzine gelenlerin aldığı raporları kabul etmediler. Geç geleni hemen kapının önüne koydular. Mahkeme kararlarımızı tanımadılar.
Daha açığı; birer ikişer geri göndermek için ellerinden ne geldiyse yaptılar, kaşıkla verip sapıyla göz çıkardılar. Önce “biz burada ikinci sınıf insanız” diye üzülen bizimkiler, Avrupa Birliğine üye ülkelerin sayısı arttıkça, üçüncü, beşinci, onbeşinci, yirmibeşinci sınıf insan muamelesi görmeye başladılar.
Öyle ki; bizimkiler oralara gitmek için her yolu deniyor, onlar da bizimkilerini kabul etmemek için her türlü engeli çıkarıyorlardı. Avrupalının istemediği sadece bizim işçiler miydi? Bu konuya yarın da devam edeceğim.
28 Ağustos 2009
Tabi gösterilen ilgi kaşımıza, gözümüze değildi. Onlara iş gücü lazımdı ve o da bizde fazlasıyla vardı. O nedenle götüreceği işçinin sağlıklı olmasını, genç olmasını, kuvvetli olmasını isterdi ve daha da ileri giderek ağzındaki dişleri dahi kontrol ederdi.
Bizimkilerin de Allah’ı var; emeklerini esirgemez, 2-3 almanın yapacağı işi tek başına yapar, adeta robotlarla yarışır, karşılığında da ne verirlerse itirazsız kabul ederlerdi.
Zaman geçti, devir döndü Türk işçisine duyulan ihtiyaç azaldı. Hem de bizimkilerin maliyeti yüksek gelmeye başladı. O nedenle ikili anlaşmalara dayalı işçi alımı durduruldu.
Yerine; kendi işverenlerinin ve avukatlarının bulduğu bir yöntemle, siyasi ilticacı adı altında gelenlere kapılarını açtı. Bunların sosyal hakları, iki ülke anlaşmalarının kapsamında değildi. Çalışma ve oturma süreleri geçici ve kısıtlıydı. Ne iş verseler yapıyorlardı, işten atıldıklarında sesleri çıkmıyordu.
Ücretleri çok düşük oluyordu. Bizimkiler çaresizdi, onlar bu çaresizliği alabildiğine sömürüyor, adeta kanlarını emiyorlardı. Gün geldi, bunlara da ihtiyaç kalmadı. İlk zamanlar iltica talebinde bulunanlara hemen 6’şar aylık oturma ve çalışma izni verilirken, çalışmayanlara barınma, gıda yardımı yapılırken, sonradan gelenler kamplara alınmaya oralarda adeta esir muamelesi görmeye, 3-5 ay içinde de hudut dışı edilmeye başlandılar.
Almanya’nın artık Türk işçisine, emeğine ihtiyacı kalmamıştı. Bizimkilerden kurtulmanın yollarını arıyorlardı. “Toptan sizi gönderiyoruz” diyemiyorlardı, diyemezlerdi. Öyle bir uygulama hem ikili anlaşmalara aykırı olurdu, hem de Alman ekonomisini temelden sarsardı.
Onlarda değişik çareler aramaya başladılar. Aile birleşimi dediler. Dönüşü teşvik dediler. İşten çıkanlara tazminat ödemeyi teklif ettiler.
Önce teşvik ettikleri evlenmelere sonradan sınırlama getirdiler. İzine gelenlerin aldığı raporları kabul etmediler. Geç geleni hemen kapının önüne koydular. Mahkeme kararlarımızı tanımadılar.
Daha açığı; birer ikişer geri göndermek için ellerinden ne geldiyse yaptılar, kaşıkla verip sapıyla göz çıkardılar. Önce “biz burada ikinci sınıf insanız” diye üzülen bizimkiler, Avrupa Birliğine üye ülkelerin sayısı arttıkça, üçüncü, beşinci, onbeşinci, yirmibeşinci sınıf insan muamelesi görmeye başladılar.
Öyle ki; bizimkiler oralara gitmek için her yolu deniyor, onlar da bizimkilerini kabul etmemek için her türlü engeli çıkarıyorlardı. Avrupalının istemediği sadece bizim işçiler miydi? Bu konuya yarın da devam edeceğim.
28 Ağustos 2009
Yorumu Yolla
Yorumlar ( ):